Efendim neymiş?

Efendim neymiş? Bir iletişimciye yakışmıyormuş. Hele ki reklam yazarlığı kökenli bir iletşimciye hiç yakışmıyormuş bu kadar az yazı yazmak. Daha sık basmalıymış klavyenin tuşlarına vesaire, vesaire... Haklılık payı yok değil beynimin içinde bir o yana, bir bu yana savrulan köşeli kelimelerin sahiplerinin. Daha sık yazmalı. Her şeyden önce kendin için. Lakin biz reklam yazarları korkarız biraz yazıp çizmekten. Zira yazıp çizmek içeriye girmektir zihnin kapısından, derinlerini eşelemektir yüreğin. Neyle karşılaşacağını hiç bilemez insan. Kimi zaman mutluluk verir, kimi zaman vakitsiz yüzleşmelere vesiledir. Bu sebeple çekiniriz biraz iş dışında tuşlara basmaktan. Gerçi insan heves etmiyor değil yüzeysel, sığ bir şeyler yazıp çizmeye. Belki ben de öyle yaparım bundan böyle. İçimin derinlerinde madencilik yapmak yerine biraz ondan, biraz bundan; ötekiyle, berikinin aşkından söz ederim size. Araya biraz da kan, şiddet, gözyaşı kattık mı tamamdır.

Haydi kalk, git, yıkan.

Elin yüzün kir pas içinde. Haydi kalk git yıkan. Benim de üstüme sinmişti ağır, pis kokusu yaşananların... Şimdi değiştim gömleğimi. Birazdan... Birazdan sen de mis gibi olacaksın. Hep olduğun gibi, mis gibi kokacaksın. Ama zorlanacaksın demedi deme. Zordur silmek savaşın izlerini. Kan, is, çamur... Girer birbirine bir bulamaç olur ki sorma. Aman diyeyim üstünden fazla zaman geçmeden kurtul o lekelerden. Bir de kururlarsa işin iş... Sen acemisisin ya bu hallerin, bilmezsin diye söylüyorum. Şöyle bol suyla yumuşatacaksın önce. Göz pınarlarından boca edeceksin içinde ne varsa çağlayanlara nazire yaparcasına... Öyle çok ağlayacaksın ki, tüm isleri pisleri önüne katacak alıp götürecek gözyaşların. Hiç bakma öyle. Söylemiştim zordur silmek savaşın izlerini diye. Sonra... Sonra bir an için susup içindeki sesi dinleyeceksin. En yüksek tondan sana tekrar edecek savaşırken sarfettiğin kelimeleri bir bir... Ruhuna işleyecek, canını yakacak. Ama başka da yolu yok arınmanın. Kulaklarını tıkayacaksın duymamak için. Nafile. İçinde öyle yükselecek ki o ses konu, komşu, kim varsa kulak kesilecek. İd, ego, süper ego birbiriyle koyu bir sohbete tutuşacak. Tahammül edemeyeceksin sözcüklere. Ama ancak bu şekilde silinecek yaşananların izleri içinde. Kilitleyeceksin dişlerini sımsıkı birbirine, sabredeceksin. Derken birden her şey durulacak... Fırtınada bir o yana, bir bu yana çalkalanmaktan serseme dönmüş denizcinin kara bulutların arasından sızan güneşi alnında hissettiği o an gibi senin içine de bir huzur, bir sıcaklık doğacak. Ferahlayacaksın... Yaşanları sindirmiş olmanın huzuryla geleceksin yanıma tertemiz. Mis gibi.

Korkunun, kötülüğün yüzünü tarif edebilir misiniz?

Korkunun, kötülüğün yüzünü bana tarif eder misiniz desem cevabınız ne olurdu? Evet, evet korkuyu, kötülüğü simgeleştirin, ete, kemiğe büründürün desem ne derdiniz? Büyük ihtimal bu yaşa kadar biriktirdiğiniz anılar, yaşadıklarınız, ideolojiniz ya da inancınız çerçevesinde vereceğiniz cevap değişkenlik gösterecektir. Peki bu soruyu dini inancı, ideolojisi henüz oluşmamış; hayatta henüz hiçbir şey yaşamamış bir çocuğa sorsam alacağım cevap ne olurdu?

Bu aralar yeni edindiğim bir malumatı kafamda çevirip duruyorum. Yukarıdaki sorunun cevabını... Amerikalıların pek çok şeyini severim de en çok sevdiğim özellikleri "make it simple" meselesi. Bir şeyi bizim gibi önce 3 gün erteleyip, sonra 5 gün üstüne düşünüp, sonra 2 gün cesareti toplamak için uğraşıp, en nihayetinde son gün yapmıyorlar. Her işi büyük bir ciddiyetle basite indirgeyip bir çırpıda hallediveriyorlar. Bu işi de öyle yapmışlar.

Hikaye şöyle başlıyor. Amerika'nın başkenti ulusal çapta etkili bir Katedrale ihtiyaç duymaktadır. Fikir 1700'lerin sonuna doğru ortaya atılır fakat ilk taşın koyulması bundan neredeyse bir asır sonrasına denk düşer. Katedralin ilk yapı taşı 1907'de koyulur. Eee koca bir Katedrali tamamlamak kolay değildir. Yıllar yıllar sürer çalışmalar. Takvimler 1980'leri gösterdiğinde Katedralin batı kulesinin yapımı hala sürmektedir.

Burada bir mola verip hikayenin devamı için gerekli olan bir ek bilgi vermek zorundayım. Size biraz gargoyle'dan bahsetmem gerekiyor.

Gotik mimari yapıya uygun olarak yapılan katedrallerde yağmur sularının duvarlara zarar vermeden çatılardan tahliyesi için gargoyle denen binadan ileri doğru uzanmış kanallar kullanılmaktaydı. Bu kanallar genellikle gargoyle'un kelime anlamına da uygun olarak çirkin, garip, ürkütcü figürler şeklinde yapılmaktaydı. Figürlerin bir diğer fonksiyonu da katedralden kötü ruhları ve şeytanı uzak tutmasıydı. Su tahliyesi için kullanılan gargoyle'lar olduğu gibi yalnızca kötü ruhları uzaklaştırmak için yapılmış heykeller de bulunmaktaydı.


Şimdi kaldığımız yerden devam edelim. Ne diyorduk? Takvimler 80'leri göstermektedir. Ulusal Katedral yönetimi bir halkla ilişkiler çalışması başlatarak çocukları Katedralle buluşturmak, onlara kapılarını açmak için harekete geçer ve bir yarışma düzenler. Ne derler bilirsiniz, "Ağaç yaşken eğilir." Katedral, çocuklardan kötülüğün, korkunun yüzünü seçmelerini ister. Meseleyi basite indirger anlayacağınız. İdeolojiden, dini inanıştan yoksun, kötü anılara sahip olmayan "saf" çocuklardan daha iyi kötülüğün yüzünü tarafsızca kim seçebilir? Bu yarışmada bilin bakalım birinciliği hangi heykel alır. Darth Vader. Yıldız Savaşları filminin kötü karakteri Darth Vader, çocuklar tarafından kötülüğün yüzü seçilir. Çocukların Vader'ı seçmesine şaşmamak gerekir. Zira neredeyse bir din haline gelen Yıldız Savaşları'nın şeytanıdır Darth Vader ve "saf" çocuk dağarcığına taptaze eklenen bu figürü seçmekte haklıdır.

Peki sonra ne olur? İnanmayanlar olabilir diye fotoğrafını ekliyorum aşağıya, Dart Vader heykeli Ulusal Katedralin en ünlü ve dünyanın bana göre en garip gargoyle'u olarak batı kulesinde yerini alır.


Gelelim benim bu malumatı edindiğimden beri neyi kafamda çevirdiğime.

Soru 1: Bir sinema figürünün ulusu temsil eden en büyük dini yapıya eklemlenmiş olmasını nasıl yorumlamak gerekir? Hoşgörü konusunda kat edeceğimiz daha çok yol var gibi...

Soru 2: Çocukların Darth Vader'ı kötülüğün simgesi olarak seçmesini nasıl yorumlamak gerek? Çocukların üstünde televizyonun etkisi abartıldığı kadar değildir diyenlerle Kurtlar Vadisi ve rol modeller meselesini yeniden tartışmak istiyorum.

Soru 3: Bu kadar basit ama etkili bir halkla ilişkiler çalışmasını öneren uzmanlar acaba bu sonucun çıkacağını tahmin etmişler miydi? Hiç sanmıyorum ama sonucu gördüklerinde yüzlerinde koca bir tebessüm oluştuğuna eminim.

Soru 4: Amerika'nın bir ulus olabilmesinin, bölünmez bir bütün olabilmesinin sırrını ortak kültür, ortak dil, ortak ırktan çok hoşgörü, katılımcılık ve birleştiricilikte arasak bizi daha doğru bir sonuca götürür mü? Kesinlikle evet!

Soru 5: Peki biz neden yapamıyoruz? Cevap:...
©Bir malumatım var! Is Designed By Dönüm Noktası | EPİ